Nerede O Eski...?
Bir süredir etrafımızda durmaksızın yeni konutlar ve yapılar inşa ediliyor. Ancak bu yeni binalara veya sitelere baktığımızda; adını koyamadığımız bir şeyin, bir ‘ruhun’ eksik olduğunu hissediyoruz, değil mi? Bunu çoğunlukla müteahhitlerin ucuz işçiliğine, mimarların özensizliğine veya artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmamasına yorup geçiyoruz.
Peki, neden artık hiçbir şey eskisi gibi değil? Acaba sorun mimarlardan veya müteahhitlerden daha geniş kapsamlı olabilir mi?
Eskiden mimarlar ile yaşayanlar arasında doğrudan bir iletişim bağı vardı. Aile apartmanları yapılır, evin içinde yaşayacak insanlar mimarlarla birebir çalışarak kendi özel koşullarına ve isteklerine göre tasarımlar geliştirilirdi. Belirli imar kuralları içinde kalınsa bile, aynı yapısal elementlerle farklı karakteristiklere ve otantikliğe sahip yapılar ortaya çıkardı. Bugün bunları Beyoğlu, Nişantaşı, Kadıköy gibi semtlerde hâlâ görebiliyoruz.
Eskiden mimarlar ile yaşayanlar arasında doğrudan bir iletişim bağı vardı. Aile apartmanları yapılır, evin içinde yaşayacak insanlar mimarlarla birebir çalışarak kendi özel koşullarına ve isteklerine göre tasarımlar geliştirilirdi. Belirli imar kuralları içinde kalınsa bile, aynı yapısal elementlerle farklı karakteristiklere ve otantikliğe sahip yapılar ortaya çıkardı. Bugün bunları Beyoğlu, Nişantaşı, Kadıköy gibi semtlerde hâlâ görebiliyoruz.
Şimdi ise şehirlerin popülasyonunun artmasıyla birlikte, o doğrudan iletişim bağının zinciri uzadı. Artık gayrimenkul yatırımcıları mimarların birincil muhatabı oldu. Yatırımcılar emlakçılarla, emlakçılar ise asıl evde yaşayacak insanlarla iletişim kuruyor. Bu düzende yapılar kişiye özel tasarımdan ziyade, kullanıcının sadece bir ‘sayı’ haline geldiği bir modele dönüştü.
Sonuç olarak mimarların ve müteahhitlerin bu sisteme ayak uydurması kaçınılmaz oldu. Tasarım süreci artık ‘insan deneyimi’ üzerinden değil, ‘pazarlanabilirlik’ üzerinden yürüyor. Bu yüzden de ortaya çıkan sonuç bir yaşam alanı değil, standart bir tüketim nesnesi haline geldi.
Tasarımın odağına ‘yaşayanı’ geri koymak zorundayız. Standartlaşmış (cookie-cutter) bir dünyada, kendi alanınızı kişiselleştirmek sadece dekorasyonla ilgili değil; o alanı kendi nörolojik ve sosyal ihtiyaçlarınıza göre yeniden anlamlandırmaktır. Küreselleşirken kültürel mirasımızı korumak ve geliştirmek; tasarımcıların, yatırımcıların ve kullanıcıların ortak sorumluluğundadır. Mekânı bir ürün olarak satın alabilirsiniz; ancak onu sadece sizin hikâyeniz gerçek bir yaşam alanına dönüştürebilir.”